24 Ağustos 2010 Salı

Mutfak ve HACCP

Hersey dahil sistem, mutfaklarımızın üretim olarak daha ön plana çıkmasını sağlamıştır. Artan üretimlerde mutfakaların altyapısı ve teknik donanımı dahada önem kazanmıştır.



Yeni otellerin çoğunda haccp almadan önce, altyapı olarak uygun olup olmadığının konturolu yapıldıktan sonra verilmesi gerekir.



Konunun başına dönersek, otellerin inşaat aşamasında haccp ilgili olan özellikle yiyecek ve içeçekle ilgili olan executive chef ve servis müdürünün bilgisi dahilinde yapılması lazım. Ne yazık ki, işletme sahipleri bu arkadaşları inşaat bittikten sonra çağırıp işe alıyor ve 'haccp ile çalıştın mı?' diye soruyorlar, ama otelin alt yapısı musaait mi değimli bilmiyorlar. Burada yapıcı eleştiri olarak olaya bakmak lazım. Ben 4 adet 5 yıldızlı otelin açılışında bulundum. Bunlar karşılaştığımız sorunlar.



Bir otelde haccp olduğu zaman otelin altyapı olarak buna musait olması lazım. Çünkü işletme ile yöneticilerin ortaklaşa sorumluluk alması gerekir. Bu yazıyı okuyanlar, "Bizde var, uyguluyoruz, bir sorun yok" derler, ama gerçek, uygulamada daha net belli oluyor.



Buradaki amaç, otelleri ve şef arkadaşları zor durumda burakmak değil, sadece takım çalışması ile sorunların daha çabuk çözülmesine vurgu yapmaktır. Büyük sorunlar, otelin yapım aşamasında imarından kaynaklanıyor.



Basit bir örnek; Her şey dahil sistemde 5 yıldızlı bir otel veya tatilköyünde haccp sistemine göre sadece et, balık, tavuk, şoklu malzemelerin mutfakta en az 3 gün muhafaza edilmesini sağlayan soğuk hava ve şoklu dolap olması gerekir, ki bu çok azında mevcuttur. Tabiî ki olan oteller de var, onlara haksızlık etmeyelim.



Ama zor durumda çalışan şef arkadaşlar da var. Bu konuları gündeme getirip konulara daha fazla takım çalışması anlayışıyla yaklaşmak lazım. Altyapısı baştan düzenli yapılmayan işletmerin haccp uygulamasında maliyetleri daha çok yükselmektedir.



Konuyu toparlamaya çalışırsak, haccp ne mutfak şeflerinin ne de işletmelerin tek başına uygulayacağı bir sistemdir. Bu konularda derneklerimiz var. Mutfak şefleri olarak onlardan ve haccp şirketlerinden faydalanmak lazım.

Herkesin hoşuna gideni yazmak çok kolay, ama kendi kendimizi kandırmak en zor şey.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

YATIRIM İNDİRİMİ KANUNUNDA YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER NE GETİRİYOR?

Kamuoyunda “Torba Kanun” olarak anılan 6009 sayılı kanun ile turizm sektörü için çok önemli olduğuna inandığımız yatırım indirimi müessesesinde birtakım değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerden bahsetmeden önce 6009 sayılı kanunun çıkışına kadar olan gelişmelere kısaca göz atmakta fayda görmekteyiz.

1. Yatırım İndiriminde Yaşanan Gelişmeler
GVK’nun geçici 69. maddesi ile 31.12.2005 yılı kazançlarından indiremedikleri yatırım indirimi istisna tutarları ile;
a) 24.04.2003 tarihinden önce yapılan müracaatlara istinaden alınan teşvik belgeleri kapsamında yapacakları yatırımlardan %19,8 oranında stopaja tabi olarak yatırım indiriminden yararlanabilecekleri
b) 193 sayılı G.V.K mülga 19. maddesi kapsamında 01.01.2006 tarihinden önce başlanan yatırımlar ile ilgili olarak, yatırımla iktisadi ve teknik açıdan bütünlük arzeden ve bu tarihten sonra yapılan yatırımlar %40 oranında ve stopaj kesintisine tabi olmaksızın 2006, 2007 ve 2008 yılına kadar uygulanması gerektiği bilinmektedir.
Ancak geçici 69. maddenin üç yıl içerisinde yatırım indiriminin kullanılma sınırlanması getiren maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek 08.01.2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bundan sonra özellikle 2009 yılındaki uygulamada birtakım sıkıntılar meydana gelmiştir.

Şöyle ki Maliye İdaresi yatırım indiriminden 2009 yılında faydalanılmasının mümkün olmadığını beyanname üzerinde belirtilse de birçok mükellef ya itirazi kayıtla yatırıp dava açmak ya da diğer kalemlerde indirim olarak uygulamışlardır. Maliye İdaresi de 2010 yılına ait çıkardığı beyannamelerde yatırım indirimini bölümünü tekrar eklemek suretiyle 2010 yılı giderlerine yatırım indirimi istisnası uygulamasına müsaade etmektedir.

2. 6009 Sayılı Kanun ile Yapılan Değişiklikler;
69. maddede iki değişiklik yapılmıştır. Bunlar;
a) Geçici 69. maddenin 1. fıkrasında yer alan “yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (vergi oranına ilişkin hükümler dahil) çerçevesinde kazançlardan indirilebilir” ibaresi “yine bu tarihteki mevzuat hükümleri (bu Kanunun geçici 61. maddesinin 2. fıkrasında yer alan vergi oranına ilişkin hüküm dahil) çerçevesinde kazançlardan indirilebilirler” şeklinde değiştirilmiştir.
Bu değişiklik ile önceki kanundaki uygulama olan yatırım indiriminden yararlanılmasının tercih edilmesi durumunda eski vergi oranlarına (kurumlar vergisinde %30) tabi olma şartını ortadan kaldırıyor. Diğer bir deyişle yatırım indiriminden yararlanılsa da yararlanılmasa da K.V. oranı %20 olarak uygulanacaktır.
b) Geçici 69. maddenin birinci fıkrasına aşağıdaki ibare ilave edilmiştir. “Şu kadar ki, vergi matrahlarının tespitinde yatırım indirimi istisnası olarak indirim konusu yapılacak tutar, ilgili kazancı %25’ini aşamaz. Kalan kazanç üzerinden yürürlükteki vergi oranına göre vergi hesaplanır” cümleleri eklenmiştir.
Böylece yıl sınırlaması hükmü Anayasa Mahkemesinin iptal hükmüne uyularak kaldırılırken, indirimi kazancın %25’i ile sınırlayan yeni bir sınırlama hükmü getirilmiştir.
Bu durumda devreden yatırım indirimi bulunan bir firma yatırım indiriminin tamamını kullansa dahi aşağıdaki oranda vergiye tabi olacaktır.

Kurum Kazancı : 100
Yatırım İndirimi Tutarı : 100
Azami İndirimi Konusu Yapılabilecek Tutar : 25
Vergi Matrahı : -75
K.V. Oranı : 20%
K. Vergisi Tutarı : 15

Görüldüğü üzere yeni kısıtlama ile vergi dönemi içerisinde yararlanılabilecek maksimum vergisel avantaj %20 - %15= 5 puan olacaktır.
Kanaatimizce bu kısıtlama Anayasaya aykırıdır çünkü; Anayasa Mahkemesi iptal kararının gerekçesinde “geçici 69. madde kapsamındaki yükümlülerin 5479 sayılı Yasa’nın yayımlandığı 08.04.2006 tarihine kadar yatırım indirimi istisnasından yararlanacaklarını göz önünde bulundurarak yatırım kararı aldıkları ve yatırıma başladıklarını, bu yükümlülerin indirimin yılla sınırlanacağını önceden bilmediklerini, yatırım indiriminden yararlanılacak tutara ulaşıncaya kadar yapılması gereken indirimin sonradan üç yılla sınırlandırılmasının verginin genellik, eşitlik, öngörülebilirlik ve kamusal yetkinin kullanılmasında yükümlülere hukuksal güvenlik sağlayan yasallık ilkelerine aykırılık oluşturduğu” görüşünü belirtmiştir. Bize göre aynı gerekçeler, kazancı belli bir oranı sınırlaması halinde de geçerli olacaktır. Dolayısıyla Anyasaya aykırılık yeni kanunla tekrar gündeme gelmektedir.

Bir diğer önemli husus da, yeni sınırlama hükmünün yayım tarihi 01.08.2010 tarihi olmasına karşın 01.01.2010 tarihinde itibaren uygulanacaktır. Bu husus da kanunların geriye yürütülemeyeceği kuralına aykırılık teşkil etmektedir.

3. Sonuç ve Yapılması Gerekenler;

Sonuç ve yapılması gerekenleri özetlemek gerekirse;

a) 2010 yılına ilişkin olarak yatırım indiriminden yararlanan veya yararlanacak mükellefler, sınırlama hükmünün anayasaya aykırılığı öne sürmek suretiyle geçici vergi ve kurumlar vergisi beyannamelerini itirazi kayıtla verip dava konusu edebilirler.

b) Öte yandan Anayasa Mahkemesi 08.04.2006 tarihinde yayımlanan 5479 sayılı kanunun yatırım indirimini kaldıran 2. maddesinin 01.01.2006 tarihinden geçerli olmak üzere yayım tarihinde yürürlüğe girmesini öngören 15. maddesinin (2) numaralı bendindeki 2 rakamı da Anayasanın 2. maddesine aykırı görerek iptal etmiştir.

Bu durumda iptal kararı ile birlikte 01.01.2006 – 08.04.2006 tarihleri arasında başlayan yatırımlar için yatırım indiriminden yararlanma olanağı doğmuştur. Bu tarihte yatırıma başlamış olan yatırımcıların bu hususu dikkatle değerlendirmelerini tavsiye etmekteyiz.

c) 6009 sayılı Kanunun 5 inci maddesi, 2010 takvim yılı kazançlarına uygulanmak üzere yayım tarihi olan 01.08.2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Buna göre sınırlama (%25’lik) eğer Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmezse sadece 2010 yılı kazançları için geçerli olacaktır ayrıca yatırım indiriminden yararlanıp yararlanılmadığına bakılmaksızın kurumlar vergisi oranı %20 olacaktır. Bu durumda iyi senaryoya göre; (Anayasa Mahkemesinin kısıtlamayı iptal etmesi durumunda) 2010 yılı kazançları için süre kısıtlaması, Anayasa Mahkemesinin %25’lik kısıtlaması da iptal edeceği varsayımı ile kurumlar vergisinin her halükarda %20 olarak uygulanacağı konusunda da bir tereddüt bulunmadığına göre yeni bir yasal düzenleme yapılana kadar 2010 yılı yatırım indirimi hakkı bulunan mükellefler için oldukça avantajlı bir yıl olabilir.

Diğer bir deyişle 2010 yılı gelirlerine uygulanacak yatırım indirimi eğer Anayasa Mahkemesi %25 kısıtlamayı iptal ederse aşağıdaki şekilde olacaktır.

Yıl Sınırlaması : Yok
Stopaj : Yok
İndirimi Kazancın %25’i ile Sınırlaması : Yok
Uygulanacak K.V. Oranı : %20 (eski sistemde %30 idi)
Endeksleme : ÜFE Artış Oranı

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Kalite Yönetim Sistemi ve Turizm Sektöründeki Yeri

ISO 9001:2008 Turizm sektöründe oldukça bilinen bir kavram. Bugün bir çok Turizm şirketi belgesini almış veya başlamak için karar aşamasındadır.

Bu kadar yaygın olmasına rağmen Kalite Yönetim Sisteminin öneminin bilincine henüz varılmamıştır. Bu sistemi başarıyla uygulayan şirket sayısı, varolan belgelendirilmiş şirketler düşünüldüğünde bir elin parmaklarını geçmiyor.Yanlış ve eksik uygulamalardan kaynaklanan bu durum ne yazık ki sisteme mal edilip Kalite Yönetim Sistemi gereksiz, çalışmaları aksatan doküman yığını olarak görülüyor.

Bu duruma sebep olan en önemli etken, Belgelendirme kuruluşlarının uygunsuzluklara rağmen belgelendirme gerçekleştirilmesi veya sürekli iyileştirmeyi benimsememiş kuruluşların uygunluğunu tescillendirmeye devam etmesidir. ( hakkıyla bu işi yapan şirketleri tenzih ederim) Elbette Kalite Yönetim Sistemini, ihalelere katılmak için alması gereken bir belge , bir rekabet aracı veya bir reklam malzemesi olarak gören şirketlerin buna itirazı olmayacaktır.

Öyleyse ISO 9001:2008 nedir? Şirketimize ne yarar sağlayacaktır?

ISO, ulusal standart hazırlama kuruluşlarını bünyesinde toplayan, Merkezi İşviçre’de bulunan sivil bir federasyondur . Misyonu, yaptığı standardizasyon çalışmaları sonucu, tüm dünyada standardizasyonu teşvik etmek, sanayiye, ticarete ve tüketicilere katkılar sağlamak, bilimsel, teknolojik faaliyetlerde işbirliğini geliştirmek , ürün ve hizmetlerin uluslararası dolaşımını sağlamaktır. ISO 9001: 2008 tüm dünyada uygulanan yönetim sistemi standardıdır. Bu belgeyi alan firmalar , müşterilerine ürün ve hizmet kalitesinin sürekliliğinin sağlanacağının garantisini verir.

Bu standardın iç ve dış yararlar olmak üzere bir çok yararı bulunmaktadır. Çalışanların kalite bilincinde artış sağlanması , prestij, rekabet, müşteri memnuniyetinde ve sürekliliğinde artış, hata oranlarında azalma, kontrollerin etkin olarak yapılmasının sağlanması, iyi tedarikçi ilişkileri, işletme içi yetki ve sorumlulukların tespitinde kolaylık sağlanması, kurumsallaşma yolunda önemli bir adım atılmış olması gibi.

Turizmde rekabet ortamının hızla artması nedeniyle yaşanılan zorluklar, yönetim sistemimizi bir kez daha gözden geçirmemizi gerekmektedir. Sürekli iyileştirmeyi benimsememiş , eğitimlerin yetersiz kaldığı ve personelin tam katılımının sağlanmadığı bir şirketin, bu rekabet ortamında dayanma şansı yoktur. Süreçlerinizi yönetemiyorsanız, iyileştirme yapamazsınız.

Peki ISO 9001 belgesi almış tüm işletmeler tüm sorunlarını çözmüş müdür? Ne yazık ki hayır. Fakat bunun sebebi standard işe yaramadığı için değil, uygulamanın yetersiz olmasından kaynaklanmaktadır. Siz bu standardı dokümantasyondan ibaret görürseniz, elbette alacağınız belge duvarınızı süslemekten öteye gitmeyecektir. Bu aktardıklarım çok rahat test edilebilecek şeylerdir. Örneğin bugün belge sahibi 100 turizm işletmesini ziyarete gidin. 98 inde işletmenin Kalite Politikasını personeline sorun. İddia ediyorum 98 inde yanıt “bilmiyorum”olacaktır..

Turizm sektörü, dünyada ki sektörler arasında, gelişmeye ve yenilenmeye sürekli ihtiyaç duyan, gözden kaçırılan detayların aslında çok büyük bir sorun olduğu gözlemlenen, fakat yenilik ve gelişim açısından belirsiz bir süreç izleyen bu yüzdende soruna ve eksikliğe açık olan dev bir sektördür. “Büyük dağın başından kar eksik olmaz.” Sözü ise bu sektör içindir adeta. Günümüzün dünyası görsellik olmakta, görsel olmayan şeylerin değeri ile pek ilgilenilmemektedir. Turizm sektörü de bu bağlamda görselliği en ön planda olan sektörlerden birisidir. Ama görsellikle sorunlar çözümlenememektedir.

20 Nisan 2010 Salı

Yield Management (Hasıla Yönetimi)

Bu yazımda sizlere dünyada 20 yıllık bir geçmişe sahip olan bizde ise birkaç yıllık mazisi olan hasıla yönetiminden bahsedeceğim.Dünyada ilk olarak havayolu şirketlerinde kullanılan hasıla yönetimi (Yield Management ya da Revenue management) daha sonra otelcilik sektörü gibi birkaç hizmet sektöründe daha kullanılmaya başlanmıştır.




Reklamcılık ve restoran sektörü örneğin. Bizim her teknolojik olayda ve bilimsel konularda dünyayı yakalama süremiz de genelde 20 yılı buluyor zaten. Keza bakılırsa, Türkiye’ de de havayolu sektörünün de son yıllardaki gelişimine paralel olarak , hasıla yönetimine geçişleri de yakın süreç içinde gerçekleşmiştir. Otelcilik ise daha yeni yeni hasıla yönetiminin farkına varmaktadır.

Uluslararası otel zincirleri de olmasa böyle bir yönetim şeklini aramak , bulmak ve uygulamak her babayiğidin harcı da değil Türkiye’de.
Amerikan Havayolları yıllık 500bin $ , Delta Havayolları yıllık 300bin $ gelir artışı için hasıla yönetimine yatırımlarını sürdürüyor. Mariott Hotels grubunun bu hasıla yönetiminden beklentisi ise yıllık 100bin$ lık bir gelir artışı.

Şimdi gelelim Hasıla yönetiminin ne olduğuna…
Hasıla yönetimi kısaca doğru odayı,doğru zamanda doğru müşteriye doğru fiyattan satabilmektir. Aslında yield management ile revenue management arasında da bir nüans var. Keza yield management kavramı oda gelirlerini maksimize etmeyi amaçlarken, revenue management tüm otel gelirlerini de içine alabilmektedir. Örneğin; banket grubu daha ucuz fiyattan oda geliri yaratmasına rağmen F&B gelirleri nedeniyle toplam geliri artırabilecektir. Bu nedenle revenue management aslında bizler için daha önemli.

Yield kavramını biraz daha açarsak;

Yield = toplam gelir / potansiyel oda geliri

Potansiyel oda geliri = Rack Rate x Toplam oda sayısı

Yukarıdaki formüllerden de görüleceği üzere yield ; yapılabilecek maksimum otel gelirine yaklaşma yüzdesidir. Maksimum oda geliri ise tüm odaların Rack Rate üzerinden satılması ile elde edilen ütopik bir değerdir. Ancak amaç buna mümkün olduğunca yakınlaşmak olmalıdır.

Bu hasıla yönetiminin herhangi bir sektörde uygulanabilmesi için belli özellikler gerekiyor.

Bunlar;

Sınırlı bir kapasite ( sınırlı oda sayısı, sınırlı koltuk, sınırlı banket salonu vb)
Dalgalı seyir izleyen talep ( yüksek &düşük sezon, yaz&kış, haftaiçi&haftasonu vb)
Stoklanamayan ürün ( dünkü boş odayı bugün satamazsınız ..)
Önden satışlar ( erken rezervasyon)
Birçok segmentten oluşan müşteri yapısı ( acentalar, pazarlar, walk-in, münferit, corporate vs)

Yukarıdaki özelliklere bakılınca otelcilikte uygulanmaması için hiçbir sebep olmadığı da görülmektedir..
Peki bu hasıla yönetimini nasıl uygulayacağız?

Öncelikle hasıla yönetimi bir yönetim tarzıdır. Bu bir yönetim felsefesidir. Oteli doldurmak ve iyi fiyata satmak artık yeterli değildir. Ancak tam anlamıyla bu yönetimi yapabilmek için bir yazılım yani bilgisayar programı desteği şart. Çünkü hasıla yönetiminin özü arz-talep dengesine dayanır. Talebi iyi analiz etmek için geçmiş otel verilerinin irdelenmesi ve belli başlı hesaplamaların yapılması gerekir. Bunun için de bir yazılım zorunlu.

Biz yine de bu işin özüne inelim, yazılım olmadan neler yapabiliriz ona bakalım…

Hasıla yönetiminin bir bölümü Overbooking politikasını belirlemektir. Otelin hangi dönemlerde ne kadar iptal ve no-show durumu mevcutsa bunlara göre fazla satış yapılmasını sağlamak hasıla yönetiminin ana hedeflerindendir. Ne kadar kapasite üzerinde oda satılacak hesaplanırken, boş oda maliyeti ve overbooking sonrası maliyetler (ceza ve başka otel konaklaması gibi) göz önünde tutulur.

Bir diğer hasıla yönetim süreci de kapasite dağıtımıdır. Otel odalarından maksimum gelir elde edebilmek için yüksek fiyattan satış yapabileceğiniz segmente yeterli sayıda odayı ayırmak gerekir. Buna hasıla yönetiminde koruma limiti denir. Ne kadar oda ayırmanız gerekir sorusunun cevabı da oda talebini ve geçmiş dönem istatistiklerini iyi analiz etme de saklı. Talepten fazla oda ayırırsanız, odalar boş kalacaktır. Talepten az ayırırsanız , bu seferde yüksek fiyat yerine düşük fiyattan satmış olacaksınız. Bu dengeyi tutturabilmek için hesabı iyi yapmanız gerekir.

Yüksek kazanç getiren dönemleri iyi tespit etmeli ve bu dönemlerde fiyatları artırmalı, düşük dolulukların yaşandığı dönemlerde ise indirimli fiyattan dolulukları artırmalı.Talepleri iyi irdeleyebilmek için , gelen tüm rezervasyonların da kayıt altına alınması gerekir. Confirme verilmeyen rezervasyonlar, deskten geri dönen müşteriler vb bilgilerin kayıtlara geçmesi gerekir.

Rezervasyon ve satış departmanları oda satışlarında önceliklerini yüksek fiyatlı segmentlere vermelidir. Gelen rezervasyonları olduğu gibi kabul etmek yerine , otelin gelirlerini maksimize etmeye yarayacak şekilde satışı yönlendirmeleri gerekir. Bunun içinde otelde sürekli forecastlar takip edilmeli, geçmiş dönem talepleri ile mevcut piyasa durumu gözden geçirilerek operasyon yürütülmelidir.

Ben burada otelcilikte oda satışları üzerine hasıla yönetiminden bahsederken dünya bir yandan Hasıla Yönetimi konusunu diğer departmanlarına da uygulamaya başlamış durumda. Gerek Spa hizmetlerinde gerekse toplantı salonlarının satışlarında hasıla yönetimi kavramları kullanılmaya başlandı.

Bizler ise ya oteli doldurma telaşındayız, ya fiyattan verdiğimiz ödünleri maliyetleri kısarak giderme yolundayız. Herkes giderleri düşürme yolunda , gelirleri artırmaya bakan yok. Tek bildiğimiz gelir artırma yolu var o da zam yapmak. O konuda da hep acentalar ve tur operatörlerinin ağzına bakmaktan başka bir şey yapan yok. Ne zaman herkesin gittiği yoldan gitmeyi bırakıp yeni bir şeyler yapmaya , dünyada otelcilik nasıl yapılıyor diye araştırıp uygulamaya başlayacağız acaba?

12 Nisan 2010 Pazartesi

Modern Pazarlama... Değinmeler

Hatırlayın, 1990'ların sonlarına doğru, Magic Life Tatil Köyleri, Antalya'nın yüzlerce tatil köyü arasında, benzer hizmetleri veren işletmelerdi. Eşitler arasında kaybolmuşlardı. O kategorinin ilki değildiler. Fark edilmiyorlardı. Bir gün, dört dörtlük bir Her şey Dahil sistemi ile pazara çıktılar. Uygulama, tanıtım, konumlandırma harika idi.

Kabak tadı vermediğimi umarak, çalışmalarımdan seçtiğim önerileri, gördüğüm hatalı uygulamaları paylaşmaya devam.

EŞİTLER ARASINDAN SIYRILMAK

Al Ries ve Jack Trout, birlikte yazdıkları Pazarlamanın 22 Kuralı kitabında, ilk iki kural olarak Liderlik ve Kategoriyi anlatır.

1- Liderlik: Yani, ilk olmak, üstün olmaktan daha iyidir. Bu liderliktir. Örneğin, kağıt mendilde ilk piyasaya çıkan Sel Pak, adeta ürünle bütünleşmişti. Hatırlayın, uzun bir süre marketlerden kağıt mendil yerine Sel Pak istedik. Marka ürüne adını vermişti. Başarılı bir Lider olma atağı idi.

Bir örnek daha; okul yıllarımızda çantalarımıza yapıştırıcı olarak ilk önce uhu markası girdi. Yıllarca kırtasiyeciden yapıştırıcı yerine uhu istedik. Sonrasında uhu'dan çok daha üstün ürünler pazara girdi, ama insanlar ısrarla uhu istemeye devam ettiler. Kimbilir, belki hala kırtasiyecilerden uhu isteniyordur.

2- Kategori: Yani, bir kategoride ilk sırayı kapamadıysanız, ilk olabileceğiniz yeni bir kategori yaratın. Bu ise, kategoride ilk sıranın önemini anlatır.

Yine hatırlayın, 1990'ların sonlarına doğru, Magic Life Tatil Köyleri, Antalya'nın yüzlerce tatil köyü arasında, benzer hizmetleri veren işletmelerdi. Eşitler arasında kaybolmuşlardı. O kategorinin ilki değildiler. Fark edilmiyorlardı.

Bir gün, dört dörtlük bir Her şey Dahil sistemi ile pazara çıktılar. Uygulama, tanıtım, konumlandırma harika idi.

Rakipleri, yarım/tam pansiyon kategorisinde boğuşur, birkaç DM daha fazla ekstra harcama yaptırmak için çabalarken, onlar hem kendi kategorilerini yarattılar, hem de müşteriye maksimum ekstra harcamayı peşin yaptırdılar.

Kendi kategorisini yaratmaya bir başka örnek, Xanadu Resort'tur. Bütün Oteller, tatil köyleri, Her şey Dahil modasına koşarken, Xanadu, konseptine, kişiye hizmet, kalite, limitsiz lüksü dahil ederek High Class kategorisini yarattı. Bu kategoride ilk oldu.

Akabinde, fiziki olarak emsal kalitede olan oteller, HD sistemini abartarak Ultra, Ultimate gibi eklemelerle ancak Xanadu'yu taklit ettiler. Bugün lüks segmente hizmet sunan otel denildiğinde, akla Xanadu gelmiyor mu?

OTELDE DUVARLARI KALDIRMAK ZAMANI

Bildiğim kadarıyla, Robinson Clup'ler ve Club Med'ler dışında, bütün tatil köylerinde ve resort otellerde, çalışanlar ile misafirler arasında iletişimi yasaklayan kalın duvarlar vardır.

Tanıtım çalışmalarında, mangalda kül bırakılmaz; müşteriler misafir olarak tanımlanır. Yani, müşteri ticari bir alış verişe değil, gideceği Ülkedeki bir eve misafir olarak kabul edilecektir.

Peki, işletmesinin kapılarını, gerçekten de bir ev sıcaklığı ile açan, tatilin başından sonuna kadar insanlara ev sahipliği yapan bir Genel Müdür ya da departman müdürü gören, bilen var mı?

Misafirleri ile iletişime geçen, Ülkelerinde kanaat önderi, trend belirleyicisi olan önemli isimler ile ilişkisini sürdüren, dostluk kuran kaç profesyonel var?

Ya da, müşterinin, mutfak şefini, departman müdürlerini teklifsizce ziyaret edebildikleri, çay, kahve içebildikleri bir otel?

Pratikte, bir şefe ulaşmak için kaç engeli aşması, nasıl bir prosedürler zincirini takip etmesi gerektiği, bilinen bir gerçek değil mi?

Bu nasıl bir ev sahipliğidir? Ev sahibinin ortalarda görünmediği bir ev sahipliğini anlamam zor. Bu hali ile oteller kurgulanmış, otomatik teknoloji cennetleridir. İçinde insan sıcaklığı bulmak zordur.

Bu sınır, bir iş ve görev tanımı ile çizilmiş ise, düşünmek gerekir. Daha önce de vurgulamıştım, turizm gibi modern, atılımcı ve hayatın tam içindeki bir sektörde, durağan görev tanımları olabilir mi?

Ya da tersten soralım, günümüz görev tanımları, değişen müşteri profili, eğlence tarzı, hizmet yelpazesi ile sektörün beklentilerini karşılayabiliyor mu?

Sormaya devam edelim...

Sadece yöneticiler değil, bütün çalışanlar ile müşteriler arasında gerçek bir ev sahibi-misafir ilişkisi kurulsa... İletişim bilgileri değiş tokuş edilse... Çalışanlar müşteri mekanlarına girebilse, sohbetler olsa... İkramlar olsa...

Çalışanlar, misafirlerini, maçlara, sinemaya, tiyatroya, konserlere, operaya davet edebilse. Otel yönetiminin katkısı ile haftada ya da iki haftada bir, çalışanlar, büfelere, evlerinde eşlerinin, annelerinin pişirdikleri yemeklerle farklı tatlar ekleyebilseler.

Yine otel yönetiminin katkıları ile, çerçevesi çok iyi çizilmiş bir program dahilinde, çalışanlar, ailelerinin ürettiği el işlerini, boncuk, tespih vb eşyaları bir stantta sergileyebilse, satabilse.

Haftanın bir günü çalışanlar üniformasız, baskısız, görev tanımsız, talimatsız, içlerinden geldiği gibi görev yapsa.

Hatta o bir gün, çalışanlar insiyatifi ele alsa, bütün organizasyonu kendileri yapsa ve müşteriler ile birlikte bir yayla pikniğine gitseler, bir sivil insiyatif menüleri, eğlenceleri içinden geldiği gibi ayarlasa.

Her iki haftada bir otel yönetiminin organize ettiği bir toplantı yapılsa, müşteriler tatilleri ile ilgili izlenimlerini, eleştirilerini, övgülerini personel ile paylaşsa.

Usta bir moderatör, bu toplantıyı mizahla tatlandırarak, gelen konukların, Ülkemizin insanını gerçek dünyaları ile tanımalarına olanak sağlasa.

Benim seslendirdiğim bu uçuk-kaçık düşünceleri, otellerde daha başarılı, daha uzman, daha vizyoner profesyoneller olgunlaştırsa, hayata geçirse...

Nasıl olur?

HEBA EDİLEN REKLAM BÜTÇELERİ

Gazetelerin iç sayfaları her yaz irili ufaklı otel reklamları ile dolar. Bütçesine göre her otel, ya otel grupları içinde ya da tek başına, fotoğraflı ve sloganlarla bezeli reklamlarla pazara ulaşmaya çalışır.

Hepsinde de, mutlaka güzel, bikinili bir kadın fotoğrafı vardır. Hepsinin başlığında UNUTULMAZ. BENZERSİZ. MUHTEŞEM. Sıfatları olur. Güzel kadın, genellikle bir masaj masasında, bir jakuzi içinde ya da masmavi suların içinde, gözler yarı kapalı, yoruma açık bir gülümseme ile yer alır.

Bu fotoğrafın vermek istediği mesajı hep merak etmişimdir. Sonuçta, hedef kitlenizi, rakiplerinizi eleyip sizin otelinize gelmek için ikna etmek istiyorsunuz.

Hedef kitleniz, bu 90- 60- 90 ölçülere sahip, seksi, hayatta hiç zorluk çekmemiş, yıpranmamış genç kadınlar mıdır? Bu durumda işiniz zor. Onlar sadece Milano, Paris, Londra, New York moda gösterilerinde ortaya çıkan kelaynak kuşlarıdır. Yeni tatilci profili ne o beden ölçülerine sahip, ne de o kadar relax bir havası var.

Hiç ihtimal vermiyorum, ama o fotoğraflar, siz istemeseniz de, erkek tüketicilere otelinizde böyle güzel, seksi kadınların tatil yaptığı mesajını veriyor olabilir. Bu mesaj da, aileler, muhafazakar kesimler üzerinde tam tersi etkiler bırakacaktır.

Ya o çok iddialı sloganlara ne demeli? İstemeden müşteri algısına ters etki yapıyor ve beklentiyi yükseltiyorsunuz. Kapasitenizin çok üstüne hem de. Sessiz, sakin bir tatil, temiz bir yatak, lezzetli yemekler ve çalışanlardan saygı ile yetinecek müşteriyi, bir hata detektifine dönüştürüyorsunuz.

Merak, kolayca kışkırtılabilecek bir şeytandır. Anadolu'da buna 'delinin aklına taş getirmek, eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmek' derler.

Bu vaatlerle tavladığınız müşteri, hiç merak etmeyin, kapıdan girdiği andan itibaren, açık ve eksik müfettişine dönüşecektir. Ki, bu personel profili, bu hizmet anlayışı ile pek malzemesiz kalmayacaktır da.

İtiraf edin, sahiller adeta klonlanmış, birbirinden pek farkı olmayan oteller ile dolu. Benzersiz, Muhteşem, Unutulmaz sıfatları aşırı iddialı geliyor bana.

BÖLGESEL OLİMPİYATLAR

Yaz ve Kış olmak üzere, yılda iki kez, bölgeler arasında, koşullara uygun spor müsabakaları olabilir mi, bunu hayal ediyorum bir zamandır.

Ege Bölgesinde Kuşadası, Çeşme, Marmaris, Bodrum; Akdeniz'de, Alanya, Side/Manavgat, Belek, Kemer, Kundu/Lara, Kaş bölgelerindeki otellerden ve tur operatörlerinden, olimpiyatlarda yarışılan sporlarda, ekipler oluşturulup bölgesel olimpiyatlar düzenlenebilir.
Yaz ve Kış olimpiyatları. Aklıma gelen spor dalları, futbol, basketbol, güreş, atletizm, bisiklet, judo, yüzme. Takımlar hem otel çalışanlarından, hem tedarikçilerden, hem de misafirlerden oluşturulabilir. Hatta, Pazar ülkelerden amatör sporcular davet edilir, daha küresel bir kimlik kazandırılabilir.

TYD, TÜROFED, YEREL YÖNETİMLER, TURSAB, BÜYÜK TEDARİKÇİ FİRMALAR, UÇAK ŞİRKETLERİ, PAZAR ÜLKELERDEKİ VE ULUSAL MEDYA KURULUŞLARI bu organizasyonlarda görev üstlenebilir, sponsor olabilirler.

Avrupa'dan ve diğer ülkelerden katılım, olimpiyatların yurt dışında ses getirmesi için önemlidir. Yıl boyu otelde konaklayan müşterilerden katılım sağlanabilmesi için oteller ve tur operatörlerinin iletişim görevlileri olmalı, onlardan bilgiler alınmalı ve gerekirse indirimli uçmaları ve konaklamaları temin edilmelidir.

Bu, muhteva ve ulaşacağı sosyal kesimler itibarıyla bir ilktir. Olabilir, olmalıdır. Pazarlar ile içten ve dolaysız bir ilişki fırsatıdır. Bir iletişim platformu ve kendimizi ifade edebilme platformudur.

Uzman bilişimciler, bu olimpiyatları anlatan ve bütün Dünyada ilgi uyandıracak web portalları oluşturabilir. Bu portallarda yer alacak forumlar, belki de, milyonları bir araya getirecek sosyal ağlara dönüşecektir.

SPOR VE BİLİŞİM TEKNOLOJİSİ TÜRKİYE TURİZMİNE MÜTHİŞ BİR REKABET AVANTAJI SAĞLAYABİLİR.

9 Nisan 2010 Cuma

TURİZMDE ETKİN İNSAN YÖNETİMİ

Turizm işletmelerinde, başta genel müdürler olmak üzere tüm bölüm yöneticilerinin sorumlulukları arasında öncelikli olarak insanların yönetimi yer almaktadır.


İnsanlarla ilişki ve / veya insanların yönetimi, işimizin nerede ise tamamı değil mi? Misafirlerimize (yolcularımıza, müşterilerimize) hizmet verirken, bizi başarıya götürecek en öncelikli kaynağımız, insanlarımız, personelimiz yani çalışanlarımız değil mi?

Aklınıza öyle bir işletme getirin ki, mükemmel bir operasyonu, ürün liderliğini, misafir beklentilerini karşılamayı ve aşmayı hedeflemiş olsun, ancak çalışanları, insanları bu stratejik seçimlerden, hedeflerden sadece kulak dolgunluğu ile haberdar ediyor olsun. Böyle bir işletmede başarıdan bahsetmek mümkün mü?

Duyar gibi oluyorum, yazıyı okuyan meslektaşlarım içinden, aman sende saçmalama, tabii ki mümkün değil diyorlar.
Ama bir yandan da kendilerine soruyorlar, operasyon bölümlerimiz günlük işleri yürütürken nasıl olacak da, çalışanlarımızı işletmenin stratejik seçimlerinden haberdar edecekler ve hatta bu seçimleri, çalışanlarımızın bilinçaltlarına işleyecekler, kültürleştirecekler.

İşte tam burada, (bir kayıt bölümü, mali işlerin yakınında bir yerde görmeye alıştığımız, giderlerimizin aşağı yukarı yüzde otuz beş, kırkını oluşturan iş gücümüzün, özlük işlerini, yasal formalitelerini, bordroları vs.yi idare eden) ülkemizde, günümüzde halan birçok işletme de personel bölümü olarak hatırlanan ve moda olduğu için insan kaynakları diye isimlendirilmiş, önemli bölüm devreye girmektedir.

Sizlere personel bölümü ile insan kaynakları bölümü arasındaki farkı ve / veya insan kaynakları bölümünün faaliyet alanını, ya da bu bölümü nasıl isimlendirmeniz gerektiğini anlatmayacağım.

Daha ziyade günümüz dünyasında stratejik yönetimde, bir firma içi stratejik ortaktan, müttefikten, daha ileride yer almak zorunda olan, işletme içi stratejik oyuncuya dönüşen insan kaynaklarından söz etmek istiyorum.
Beatty ve Schneier' e göre insan kaynakları, özellikle üç önemli stratejik gruba yoğunlaşarak stratejik oyuncu haline gelebilirler ki bunları, işletme stratejileri, iş gücü stratejileri ve insan kaynakları stratejileri olarak ifade etmektedirler.

Beaty ve Schneier çalışmalarında, insan kaynaklarının, bu üç strateji grubuna egemen olarak, bu stratejilerde ustalaşarak, işletme stratejilerinin başarıya ulaştırılmasına önemli, anlamlı katkılar sağlayabileceğinden bahsetmektedirler.

Hepimiz yakından biliyoruz ki, İK'nın, insan kaynakları bölümüne ait stratejileri, şirketin işletme stratejileri ile paralel bir hale getirmesi, işletme stratejilerini anlaması ve bunlardan haberdar olması ile mümkündür.
Ortak akıl da, insan kaynaklarının, tüm zaman, çaba ve kaynakları ile işletmenin hedeflerine bağlı olması gerektiğini söylüyor. Ama yazık ki, bu tür bir uyum işletmelerde oldukça nadir gerçekleşmektedir.
Beaty ve Schneier, insan kaynaklarının işletmelerde stratejik oyuncu olarak yer alamamasının iki sebebini, kayıt işlemleri (bürokratik işlemler) ile ve personel savunuculuğu ile meşgul olmaları olarak açıklıyorlar.

Oysa insan kaynaklarının işletmelerdeki en önemli görevlerini, işgücünün başarıları olarak ele alabileceğimiz, kafa yapısı- kültür, stratejik kabiliyetler ve davranış tarzları gibi kavramları, işletmeye özel hale getirmek, bu unsurları işletmenin sürdürülebilir rekabet avantajına çevirmek olarak sıralayabiliriz.

Yukarıda bahsettiklerimin tamamını sadece fiyata dayalı rekabet sürdüren ve / veya pazar koşullarının belirlediği fiyattan hizmet veren işletmelerin, hayata geçirmeleri, işgücünün, yönetimde stratejik bir oyuncu olarak yer almasını sağlamaları oldukça zordur.

Başlangıçta ilave masraf ve küçük yatırımlar gerektirecek bu faaliyetlerin telaffuzu bile, "kasabın mal, koyunun can" derdinde olduğu turizmimiz içerisinde nerede ise abesle iştigal.

O halde meslektaşlarımızın bu kısır döngüden kurtulması mümkün değil mi?

Tabii ki mümkündür ama ilave gayret gerektiren bir faaliyet.

Doğal olanı, işletmelerin, yetkin danışmanlarla, özellikle yöneticiler olmak üzere, kadrolarının tamamını işletme teorisinde gelişmelerden haberdar ediyor olması ve bu gelişmelerin işletme pratiğinde uygulanmasını sağlamasıdır.
Ancak yukarıdaki gerçekler, tepe yöneticilerin öğrenmeyi sürdürerek günlük stresten kurtulmayı alışkanlık haline getirmeleri zorunluluğunu ortaya çıkarıyor.

Yöneticiler, kendi gelişimlerine yatırım yaparak, bir yandan kendi sürdürülebilir rekabet avantajlarını yaratırken, öğrendiklerini, hayata geçirecekleri işletmelerde, takım arkadaşlarının gelişimine de katkıda bulunabilirler.

Bununla beraber, turizm işletmelerini, en zayıf halkaları kadar kuvvetli takımlar olarak düşünecek olursak, öğrenme ve gelişmeyi, takımın bütünlüğünü sağlayacak, destekleyecek faaliyetler olarak da ele alabiliriz.

Yıllık bütçelerinde eğitim ve danışmanlığa yer olmayan işletmelerin, insan kaynakları bölümleri, bu faaliyetleri planlayıp, genel müdürün, işverenin dikkatini çekebilirler, işletmenin üst yönetim kadrolarına bu konularda doküman ve kaynak hazırlayabilirler, farklı bölüm yöneticilerinin öğrendiklerini iş gücü ile paylaştıkları eğlenceli ve sonunda kutlamaların olduğu zevkli eğitim faaliyetlerini hayata geçirebilirler.

Ama tabii ki doğrusu, bütün bu konuların yıllık bütçelerde, stratejik planlarda yer almasıdır.

8 Nisan 2010 Perşembe

Turizm İşletmelerinde Hijyen Bilinci ve Denetimi

Remzi Kitapevi’nin yayınladığı, “J.A.C.Brown tarafından hazırlanan “TIB ANSİKLOPEDİSİ” kitabında “hijyen” kavramı konusunda, gayet sade ve kısaca; “Sağlık bilimidir” açıklaması vardır.

Yiyecek ve içecek sektöründe hijyen; Yiyecek ve içecek ürünlerinin üretiminden tüketimine kadar geçen süre içinde, sağlık kuralları içinde ve antibakteryel olarak hazırlanması, depolanması, sevki ve sunulması işlemlerinin bütününü kapsar.
En büyük bakteri kaynağı, portörü ve bulaştırıcısı ise hijyen kurallarını bilmeyen, bilse de uygulamayan, önemsemeyen ve denetlenmeyen sektörümüz insanlarıdır.

Eğer yiyecek ve içecek üretimi yapan bir işletmede “HACCP” sistemi uygulanmakta veya “ISO” belgeli bir işletme ise, bu işletmede hijyen kurallarına gereğince uyulduğu ve ciddi bir kuruluş tarafından denetlendiği anlamına gelmektedir.

Uluslararası etkinlik gösteren büyük tur operatörleri, çalışacakları işletmelerde ya yukarıda belirttiğim belgeleri aramaktalar veya kendi kriterlerini beraberlerinde getirmekteler. Kendi kriterlerinin uygulanmasını istedikleri işletmeleri, merkezlerinden gelen uzman kişilere denetletmekte ve anket formu doldurtmaktalar.

Peki ya diğer işletmeler? Yani “HACCP” sistemini uygulamayan veya henüz “ISO” belgesine sahip olmayan işletmelerin durumu nedir? Bence yürekler acısıdır. Yalnız onlar mı? Ya, lokantalarımız, kebapçılarımız, kafeler, büfeler, pastaneler, fırınlar v.s.

Bu işletmelerin hijyen kuralları konusunda bir fikirleri var mıdır? Bir denetimden geçiyor mudurlar? Denetim varsa, denetleyenler hangi kriterlere göre bu göreve seçilmişlerdir? Şayet, denetim uzman kişiler tarafından yürütülüyorsa, bu tür işletmelerde pisliğin, hijyensizliğin önü niye kesilmiyor acaba?

Bence halkımızın sağlığı Allah’a emanet.
Türkiye’de yaşayan bazı insanlar, bakterilere karşı bizden daha dayanıklı ülke insanı yoktur diye düşünüyorlar. Nitekim, yöneticilik yaptığım otellerdeki işletme doktorlarına; “Yabancı turistler arasında en fazla rahatsızlık konusu nedir?” diye sorduğumda aldığım yanıt; “Mide ve bağırsak bozuklukları” olmuştur. Yani, yabancılar bizim yiyeceklerimizdeki bakterilere karşı bizim kadar aşılanmış(!) değiller.

Bırakalım tüm kentlerimizi ve sorunlarımızı da gelelim Türkiye’nin göz bebeği, Doğu Roma medeniyetinin beşiği, Bizans İmparatorluğunun başkenti, Osmanlı İmparatorluğunun başkenti, 2010 yılı Avrupa kültür başkenti İstanbul’umuzun vahim durumuna.

İstanbul’umuzun durumu bana göre yürekler acısıdır. İstanbul’a gelen ve tanıyan bazı yabancılar iç çekiyorlar ve “Keşke bu kent bizim olsaydı, biz bunun değerini çok iyi bilirdik” diyorlar. Yani; “Siz Türkler, bu güzel ve tarihi kentin değerini bilmiyorsunuz ve kenti çok kötü kullanıyorsunuz” demeye getiriyorlar.

Bu ülkenin tüm aklı başında insanlarına soruyorum… Yabancıların bu serzenişi ve iç çekmesinde hiç gerçek payı yok mudur?

Sıcak bir Akdeniz ülkesi insanları olmamıza rağmen:
* İnsanlarımız hangi sıklıkla banyo yapabiliyorlar?
* Yiyecek ve içecek sektöründe çalışanlar ellerini hangi sıklıkla yıkayabiliyorlar?
* Tuvalette büyük ihtiyacını gidermiş insanlarımız ellerindeki bakterilerden gerçekten kurtulabiliyorlar mı?
* Erkeklerimizin % kaçı küçük ihtiyaçlarını giderdikten sonra ellerini yıkama alışkanlığına sahipler?
* Küçük tuvaletini yapan erkekler ellerini yıkamak için lavaboya gittiklerinde ilk tuttukları ve yıkama bittikten sonra tekrar tuttukları yer musluklar değil midir?
* Küçük tuvaletini yaptıktan sonra lavaboya gitme alışkanlığı olmayan erkeklerimizin ilk tuttukları araç kapı kolu değil midir?
* Peki, siz elinizi yıkamış dahi olsanız tuvaletten dışarı çıkabilmek için ilk tutacağınız araç kapı kolu değil midir?
* Peki, siz başka bir insanda bulunan bakterileri kendi elinize, kendinize bulaştırmış olmuyor musunuz?
* Yiyecek-İçecek sektöründe çalışanların % kaçında ağız maskesi vardır? % kaçında temiz eldiven kullanımı vardır?
* Bizler sohbeti çok seven insanlarız. Çalışırken ağızlardan sıçrayan tükürükler, hazırladıkları yiyeceklere sıçramıyor mudur? İnsanlarımızın büyük çoğunluğunun henüz diş fırçalama alışkanlığı olmadığını, diş doktoruna uğrayacak paralarının olmadığını da hatırlamalıyız.
* Bizler sıcak bir ülkede yaşıyoruz. Yiyecek içecekle uğraşan insanlarımızın çoğu ekstra sıcak karşısında çalışıyorlar. Akan ter nereye gidiyor?
* İşyerlerinin % kaçında tırnak kontrolü yapıldığını umuyorsunuz?
* Yiyecek-İçecek sektöründe çalışan insanların % kaçı işbaşı yapmadan önce ellerini dezenfekte edebilmektedir?
* Yiyecek-İçecek sektöründeki iş yerlerinde bulunan taban zeminler, tezgahlar ve dolaplar ne oranda dezenfekte edilebilmektedir?
* Yiyecek-İçecek sektöründe çalışanların personel tuvaletlerini hiç gördünüz mü?
* Yiyecek-İçecek sektöründe çalışanların % kaçı bone takabilmektedirler? Dökülen saç ve kepeklerin nereye gittiğini ummaktasınız?
* Yiyecek-İçecek sektörü ile uğraşanlar bir denetim ve yaptırım altındalar mıdır?
* Meydan, cadde ve sokaklardaki çöp bidonlarının etraflarındaki çöp sularının izlerinin ve kokularının farkında mısınız? Bu yerler hangi aralıklarla yıkanmakta veya dezenfekte edilmektedirler?
* Rüzgarlı havalarda buralardan kalkan tozları ağzımıza almıyor muyuz? Açık satılan yiyecekler üzerine konmuyorlar mıdır?
* En büyük bakteri kaynağı, ellerimizde dolaşan, ceplerimizde muhafaza ettiğimiz paralarımız değil midir? Bakkal, büfeci, dönerci, simitçi, kasap, balıkçı, fırıncı aynı ellerle hem para mübadelesi yapıp, hem de yiyecek hazırlayıp bize sunmuyorlar mı?
* Toplu taşıt araçlarındaki tutunma yerlerinde bulunan bakteri yoğunluğunu hiç düşündünüz mü?

Bu örnekleri çoğaltmak çok kolay. Benim vurgulamak istediğim, hijyen konusunda ne evlerde, ne okullarda, ne iş yerlerinde, ne belediye denetimlerinde, ne belediye yaptırımlarında ciddi bir eğitimin ve çalışmanın olmaması. Her konuda olduğu gibi hijyen konusunda da vurdum duymaz bir toplumuz. Ama bu konu bizim sağlığımız ile direkt ilgilidir. Bu konu medenileşebilmemiz için işin alfabesi’dir.

Bu konuya, hastanelerimiz veya ilaç firmalarının sponsor olarak sahiplenmeleri, tüm tıp mensuplarının, kamu yönetimlerinin desteği, yazılı ve görsel basının yoğun ilgi göstererek mücadele edilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Yaşadığımız ülke hepimizindir. Ülkemizi başıboş bırakmamalıyız. Batılılar bize bazı kurallar ve standartlar getirdiklerinde alınıyoruz. Gururumuza dokunuyor. Öyle ise biz kendi kendimize, kendi sağlığımız ve kendi geleceğimiz için bir şeyler yapmalıyız.